Kein Wunder,
dass ich nicht wachse

von Achim Bröger

Büyümediğime şaşmamalı

Achim Bröger′den


Illustration: Julius Thesing
Sprecher Deutsch: Stephan Niemand
Übersetzerin und Sprecherin Türkisch: Murat Topbas

 

Der Prinz ging im Palast spazieren.

Diener verbeugten sich und sagten: „Guten Morgen, Herr Prinz.“

Und sie dachten: Er sieht ja wirklich nett aus. Aber er ist einfach nicht groß genug.

 

Prens sarayda gezintiye çıktı.

Uşaklar önünde eğilip ona: “Günaydın Prens hazretleri.” dediler.

Aslında çok nazik birine benziyor. Ama boyu yeterince uzun değil, diye de akıllarından geçirdiler.


Im Spiegelsaal sah sich der Prinz dann selbst, und er dachte: Später wird man Königliche Hoheit zu mir sagen.

Aber wenn ich nicht schnell wachse, lachen sie heimlich und denken:

Komisch, dass wir diesen Zwerg Königliche Hoheit nennen müssen.

Königliche Kleinheit würde viel besser zu ihm passen.

Aynalar Salonu′nda kendine baktı Prens ve: Bana ileride Büyük Kral diyecekler.

Ama boyum hemen uzamazsa, gizli gizli gülüp:

Şu cüceye Büyük Kral demek zorunda olmamız gerçekten tuhaf.

Cüce Kral ona aslında daha çok yakışırdı, diye düşünecekler diyerek hayıflandı.

Der Prinz bekam Unterricht in allen wichtigen Königsfächern. Krone auf dem Kopf tragen war eines davon.

Leider rutschte ihm auch seine extra kleine Übungskrone immer wieder über die Stirn und ins Gesicht.

 

Königlich sah das überhaupt nicht aus, wenn das goldene Ding schief herumhing.
Auch auf dem Thron sitzen, befehlen, raffiniert sein und solche Dinge lernte er.

Prens, kraliyet biliminin bütün önemli dallarında dersler alırdı. Başında taç taşımak bunlardan biriydi.

Onun için ekstra küçük yapılmış alıştırma tacı bile ne yazık ki her defasında alnından kayıp yüzüne kadar düşerdi.

Şu altın şey başında böyle eğri durdukça, bu durum göze hiç de krallara yakışır bir manzara gibi görünmüyordu.

Tahtta oturmak, emretmek, seçkin ve nazik olmak da öğrendiği şeyler arasındaydı.

Nach dem Unterricht durfte er im riesigen Palastgarten spielen.

So groß war der, dass der Prinz noch nie bis zur Gartenmauer gekommen war.

Leider musste er auch beim Spielen die Krone aufbehalten.

Und leider gab es außer ihm keine Kinder im Palast und im Garten, mit denen er spielen konnte.

Dersten sonra büyük saray bahçesinde oynamasına izin verilirdi.

Bahçe o kadar büyüktü ki, Prens daha hiç  bahçe duvarına kadar gelememişti.

 

Ne yazık ki oynarken de tacı başında taşıması gerekiyordu.

Ve ne yazık ki sarayda ve bahçede kendisi dışında oynayabileceği tek bir çocuk yoktu.

Prächtig und streng saß sein Vater, der König, auf dem Thron.

Von da oben beobachtete er seinen Sohn und sagte: „Das Land ist riesig und schwer zu regieren.

Es hat viele Feinde und braucht einen großen König.

Du musst also groß und stark werden und schlau natürlich auch.“

 

Kral babası heybetli ve acımasızca oturuyordu tahtta.

Tepeden oğlunu izliyor ve: „Ülke çok büyük ve yönetmesi kolay değil.

 

 

Düşmanları çok ve büyük bir krala ihtiyacı var.

Bu demek oluyor ki, senin büyümen ve güçlü olman gerekli ve tabii ki kurnaz da.“ diyordu.

 

Der kleine Prinz dachte: So was Tolles will ich nicht werden, Krone tragen macht keinen Spaß.

Das Ding drückt mich zusammen.

Sagen durfte er das alles nicht.

Sein Vater, der König, hätte sich die Haare gerauft, und das war schwierig für ihn, denn er hatte nur noch wenige.

 

Küçük Prens şöyle düşünüyordu: Ben böyle gösterişli biri olmak istemiyorum, taç takmak hiç zevkli değil. O şey beni sıkıyor.

 
 
 

Bunları söylemesi mümkün değildi elbette.

Kral babası bunları bir duysa, başındaki üç tel kalmış saçını yolardı. Bunun ne kadar zor olacağı ise gün gibi aşikârdı.

 

Oft rief der König den Diener mit einer Messlatte.

Aber immer wieder stellte der fest: „Nein, der Prinz wächst nicht.“

Da bekam der König jedes Mal einen Wutanfall.

Kral sık sık hizmetçiye uzun bir cetvelle gelmesini emrederdi.

Fakat her defasında sonuç aynıydı: „Hayır, Prens′in boyu uzamıyordu.“

Ve Kral her seferinde bu yüzden öfkeden çılgına dönüyordu.

Und schließlich befahl er: „Gespielt wird erst wieder, wenn du gewachsen bist. Und sieh nicht so verträumt in die Gegend. Streng dich an.“

Aber der Prinz unter seiner goldenen Krone wuchs keinen Millimeter. Die Laune des Königs wurde deswegen immer miserabler.

Ve ardından: „Ne zaman ki boyun uzadı, ancak o vakit oyun oynamaya devam edebilirsin. Dalgın dalgın etrafına bakınma, azıcık gayret et.“ diye emrederdi.

Ama Prens altın tacının altında bir milimetre bile büyümüyordu. Bu durum kralın keyfini gitgide kaçırıyordu.

 

Da sagte die Königin eines Tages: „Herr König, so geht´s nicht mehr weiter.

Vielleicht hilft Kronetragen an der frischen Luft.

Es könnte ja sein, dass er dann wächst.“

Der König wackelte unschlüssig mit dem Kopf.

Dann brummt er: „Na, meinetwegen. Hauptsache, er wächst endlich.“

Sonra bir gün Kraliçe dedi ki: "Kral hazretleri, bu böyle devam edemez.

Belki de tacı temiz havada takmak daha iyi bir fikirdir.

Bir bakarsın, boyu uzayıvermiş.“

Kral karasız bir halde başını salladı.

Sonra: „Benim için farketmez, sonunda boyu uzasın da.“ diye homurdandı.

Lange Spaziergänge machte der Prinz jetzt. Eines Tages ging er so weit wie noch nie. Er kam an duftenden Blumen vorbei und an Sträuchern mit bunten Blüten. Heiß war es.

Die Krone drückte auf seinen Kopf.
Plötzlich stand er vor einer Mauer.

Dahinter hörte er Geräusche. Lachen und schnelle Schritte. Und weil kein königlicher Aufpasser in der Nähe war, kletterte er über die Mauer.

Artık Prens uzun yürüyüşlere çıkıyordu. Bir gün hiç olmadığı kadar uzağa gitti. Mis kokulu çiçeklerin, rengârenk fundalıkların yanından geçti. Hava sıcaktı.

 

Taç başını sıkıyordu. Birdenbire bir duvarın önünde durdu.

Duvarın ardından sesler geliyordu. Gülüşmeler ve hızlı adımlar. Yakınlarda kraliyet muhafızı olmadığı için duvarın üzerine tırmandı.

Da sah er Kinder, die auf einer Wiese spielten.

„Warum hast du dieses Ding auf dem Kopf?“ fragten sie,
und er antwortete: „Der König hat mir verboten, die Krone abzunehmen.

Auch beim Spielen soll ich sie tragen.“

Sonra bir çayırda oynayan çocukları gördü.

„Neden kafanda bu şeyi taşıyorsun?“ diye sordular,
„Kral tacı çıkarmamı yasakladı,“ diye yanıtladı Prens.

„Oynarken bile takmalıyım.“

 

„So ein Quatsch“, sagten die Kinder. Dieses Wort hatte der Prinz noch nie gehört. „Quatsch“, sagte der Prinz leise. „Quatsch, Quatsch.“

Dann legte er die Krone ins Gras und spielte. Viel leichter fühlte er sich ohne dieses schwere Ding.

"Saçmalık," dedi çocuklar. Prens daha önce bu kelimeyi hiç duymamıştı. “Saçmalık” dedi Prens sessizce. “Saçmalık, saçmalık.”

Sonra tacı çimenlerin üzerine koydu ve oynamaya başladı. Bu ağır şey olmadan kendini çok daha hafif hissetti.

 

Und als der Prinz später nach Hause kam, war er plötzlich ein Stückchen gewachsen.

Der König warf seine Krone in die Luft, sprang vom Thron und schenkte jedermann einen Taler.

Seit der Zeit wuchs der Prinz, denn die Krone drückte ihn nicht mehr so oft. Beim Spielen nahm er sie jetzt nämlich immer ab … und auch sonst manchmal.

Prens eve geldiğinde birdenbire boyu biraz uzamıştı.

Kral tacını havaya fırlattı, tahttan atladı ve herkese bir gümüş sikke verdi.

O zamandan beri Prens′in boyu hep uzamaya devam etti, çünkü artık taç onu eskisi kadar sıkmıyordu. Oynarken artık onu hep çıkarıyordu … ve bazen başka zamanlarda da.

 

Ende

Son

in Landscape-Ansicht drehen